Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Müttefikler Konferansı'na Katılarak Açılış Konuşması Yaptı
Tarih: 07.07.2026Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, SETA ve Münih Güvenlik Konferansı Vakfı tarafından düzenlenen “Ankara’daki Müttefikler Konferansı”nın açılış konuşmasını yaptı. İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın da katıldığı törende konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi:
NATO KENDİSİNİ YENİLEYEBİLDİĞİ İÇİN VARLIĞINI SÜRDÜRDÜ
NATO Ankara Zirvesi marjında düzenlenen “Müttefikler Ankara’da” etkinliğinde sizlerle bir arada bulunmaktan memnuniyet duyuyorum.
SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına ve bu etkinliğe katkı sağlayan tüm kurumlara teşekkür ediyorum. Stratejik, siyasi, endüstriyel ve akademik bakış açılarını bir araya getiren bu etkinlik, İttifak açısından kritik bir dönemde değerli bir platform sunmaktadır.
NATO, kuruluşundan bu yana bir askerî ittifaktan daha fazlası olmuştur. Kolektif savunmanın, siyasi dayanışmanın ve transatlantik bağın kurumsal ifadesini teşkil etmiştir. Tarih boyunca ittifaklar ya kısa ömürlü olmuş ya da değişen koşullara uyum sağlayamamaları nedeniyle işlevsiz hale gelmiştir. NATO ise temel amacını gözden kaçırmadan kendisini yenileyebildiği için varlığını sürdürmüştür.
Genel hatlarıyla NATO’nun evrimi üç aşamada ele alınabilir. Birinci aşama, “NATO 1.0” olarak adlandırılan, İkinci Dünya savaşını müteakip, Soğuk Savaş dönemini kapsayan ve gerçekçi tehdit değerlendirilmesinin yapılarak İttifakın misyonunu sürdürdüğü dönemdir. Bu kapsamda, hazır kuvvetler, muharebe hizmet desteği kapasitesi ve güvenilir yük paylaşımı ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır.
Bu dönemde ittifakın temel önceliği, kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrasında küresel sistemde yaşanan köklü değişim ile birlikte birçok Avrupalı Müttefik savunma harcamalarını, kuvvetlerini, stoklarını ve sanayi kapasitesini azaltmıştır. “NATO 2.0” olarak tanımlanan bu dönemin odak noktası terörizm ve Balkanlar’daki savaşlar nedeniyle kriz yönetimi ve alan dışı harekâtlar olmuştur.
2014 yılından bu yana konvansiyonel savaş kademeli olarak NATO sınırlarına ulaşmış, yeni büyük güç rekabeti ve eş zamanlı bölgesel krizler bizi yeni bir aşamaya, yani “NATO 3.0” dönemine taşımıştır. Bu sürecin temel sınaması, NATO’nun krizleri yönetme ve her yönden gelen tehditlere karşılık verme kabiliyetini koruyarak güvenilir kolektif savunmayı yeniden tesis etmesidir. Bu durum; Avrupa’nın konvansiyonel savunmada daha fazla sorumluluk üstlendiği, ancak transatlantik bağın ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının vazgeçilmezliğini koruduğu, daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir İttifakı gerekli kılmaktadır.
AVRUPALI MÜTTEFİKLER DAHA FAZLA SORUMLULUK ÜSTLENMELİ
Bu dönüşüm, olağanüstü karmaşık bir güvenlik ortamında gerçekleşmektedir. Ukrayna’daki savaş Avro-Atlantik güvenliğini şekillendirmeye devam ederken, İran, İsrail ve ABD’yi kapsayan son çatışma, bölgesel krizlerin nasıl küresel sonuçlar doğurabildiğini göstermiştir.
Füze ve insansız hava aracı saldırıları, deniz ulaşımındaki kesintiler, enerji arzının sekteye uğraması ve tedarik zincirleri üzerindeki baskı, tehditlerin birbiriyle ne kadar derinden bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu nedenle NATO; doğu ve güney kanatları ile Avrupa-Atlantik alanının ötesindeki sınamaları kapsayan kapsamlı bir 360 derece bakış açısını muhafaza etmelidir. Böylesine kritik bir dönemde Avrupalı Müttefikler daha fazla sorumluluk üstlenmelidir. Ancak bu, yalnızca daha yüksek bütçe rakamları açıklamakla gerçekleştirilemez.
Savunma harcamaları; hazır birliklere, eğitimli personele, mühimmata, dayanıklı lojistik sistemlere, bütünleşik komuta yapılarına ve muharebe edebilir kuvvetlere dönüşmelidir.
Külfet paylaşımı ayrıca operasyonel riski, coğrafi konumu, hazırlık seviyesini, görev katkılarını, sanayi kapasitesini ve kriz anında görev icra edebilme kabiliyetini de dikkate almalıdır.
Zira ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığına ilişkin düzenlemeleri, İttifak içindeki sorumlulukların yeniden dengelenmesi ihtiyacını daha da belirgin hâle getirmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin tecrübesi son derece değerlidir. Avrupa’nın büyük bölümü Soğuk Savaş sonrasında silahlı kuvvetlerini küçültürken Türkiye aynı yolu izlememiştir.
Türkiye, büyük, profesyonel ve faal bir kuvvet yapısını muhafaza etmiş; hazırlık seviyesini artırmış, savunma sanayine yatırım yapmış ve zorlu ortamlarda harekât icra etme kabiliyetini korumuştur.
Bu geniş imkân ve kabiliyetler ile sahip olunan devamlılık, bugün hem Türkiye hem de İttifak için stratejik bir avantaja dönüşmüştür. Bazı Müttefikler birliklerini yeniden teşkil etmeye, personel temin etmeye ve stoklarını yenilemeye çalışırken Türkiye mevcut yapıları ve operasyonel bilgi birikimi sayesinde derhâl katkı sağlayabilmektedir. Bu nedenle Türkiye; konuşlandırılabilir kuvvetleri, tecrübeli komutanları, yerleşmiş eğitim kültürü ve sağlam askerî temeliyle NATO 3.0 sürecinde güçlü bir konuma sahiptir. Bu durum Türkiye’nin; hazırlık açıklarının kapatılmasına katkı sağlamasına, farklı kanatlarda caydırıcılığı güçlendirmesine ve krizlere süratle karşılık vermesine imkân tanımaktadır.
TÜRKİYE, NATO’NUN EN BÜYÜK İKİNCİ ORDUSUNA SAHİP
Saygıdeğer Konuklar,
Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katılmasından bu yana yalnızca İttifakın coğrafi ön hattında yer alan bir ülke olmamıştır. Aksine Türkiye, risk üstlenen, sorumluluk alan, krizlerde sahada yer alan ve gerektiğinde caydırıcılığın fiilî yükünü taşıyan bir duruş sergilemiştir.
Türkiye; yüksek eğitim standartları, operasyonel tecrübesi ve güçlü müşterek harekât kapasitesiyle NATO’nun ikinci büyük ordusuna ve en yetenekli kuvvetlerinden birine sahiptir.
Yüksek hazırlık seviyesindeki komando birliklerimiz, geniş bir coğrafyada süratle konuşlanma ve krizlere etkili şekilde müdahale etme imkânı sağlayan önemli stratejik güç çarpanlarıdır. Türkiye olarak Kosova’dan Akdeniz’e, Baltık bölgesinden Karadeniz’e kadar, NATO görevlerine, harekâtlarına ve tatbikatlarına önemli katkılar sağlamaktayız.
Bu kapsamda hava polisliği, deniz güvenliği, kriz yönetimi ve eğitim alanlarında sorumluluk üstleniyoruz. Yakın dönemde icra edilen kapsamlı NATO tatbikatları, Türkiye’nin yalnızca yakın çevresinde değil, tüm Avrupa-Atlantik alanında güvenliği sağlayıcı kapasitesini bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki saha tecrübesi de boş bırakılan alanların rakip aktörler tarafından hızla doldurulduğu bir dönemde stratejik bir değerdir.
YAPILAN HARCAMALAR TEK BAŞINA CAYDIRICILIK ÜRETMEZ
Mevcut dönemde NATO’nun önündeki temel soru şudur: NATO, siyasi taahhütlerini ne ölçüde ve ne kadar hızlı somut askerî kabiliyetlere dönüştürebilecektir? Savunma harcamalarının artırılması önemlidir. Ancak yapılan harcamalar, tek başına caydırıcılık üretmez.
Caydırıcılık; eğitimli personel, hazır kuvvetler, mühimmat, güçlü lojistik, bütünleşik hava ve füze savunması, etkili komuta ve kontrol, siber dayanıklılık, sanayi kapasitesi ve siyasi kararlılık gerektirir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin temel mesajlarından biri, taahhütlerin uygulamaya dönüştürülmesi olmalıdır. NATO’nun geleceği yalnızca bütçe oranlarıyla değil, bu bütçelerin hangi kabiliyetleri ne kadar sürede üretebildiğiyle belirlenecektir.
Türkiye bu alanda da önemli kabiliyetlere sahiptir. NATO yetenek hedeflerini ve millî ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla önümüzdeki üç yıl içinde hava ve balistik füze savunması, uzun menzilli ateş sistemleri ve insansız sistemlerin tedarikine öncelik veriyoruz. Savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma sistemleri, elektronik harp, mühimmat, deniz platformları, havacılık ile komuta ve kontrol teknolojilerinde ileri bir seviyeye ulaşmıştır.
Bugün, ihracat projeleri de dâhil olmak üzere Türkiye’de 50 askerî geminin inşası sürmektedir. İnsansız ve yeni nesil hava platformlarımız da modern harbin şekillenmesine katkı sağlamaktadır. Bunlar yalnızca millî imkân ve kabiliyetler değildir. Doğru şekilde bütünleştirildiklerinde NATO’nun kabiliyet ve üretim açıklarının kapatılmasına katkı sağlayabileceklerdir.Türkiye savunma sanayi alanında rekabet yerine tamamlayıcılığı, dışlama yerine ortak üretimi ve kısıtlamalar yerine güvene dayalı iş birliğini savunmaktadır. Müttefiklik ruhu kısıtlamalarla değil, dayanışma ve ortak vizyonla güçlenmektedir.
AVRUPA GÜVENLİK GİRİŞİMLERİ, AB ÜYESİ OLMAYAN NATO MÜTTEFİKLERİNE DE AÇIK OLMALI
Bir diğer kritik mesele de Avrupa güvenliğinin gelecekte nasıl yapılandırılacağıdır. Avrupa’nın savunmaya daha güçlü katkı sağlamasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bu katkı NATO’yla rekabet etmemeli, NATO’yu güçlendirmelidir.
Daha güçlü bir Avrupa sütunu transatlantik bağı güçlendirirken NATO, Avrupa’nın kolektif savunmasının temeli olan tek güvenlik sağlayıcı rolünü korumalıdır. Avrupa güvenlik girişimleri, ilgili kabiliyetlere sahip AB üyesi olmayan tüm NATO Müttefiklerine açık olmalıdır.
Askerî kapasitesi, gelişmiş savunma sanayi, operasyonel tecrübesi ve jeostratejik konumuyla uluslararası güvenlik mimarisinin başat üyelerinden biri olan Türkiye’nin dışlanması Avrupa’yı daha güvenli hâle getirmeyecektir.
Beklentimiz açıktır: NATO-AB iş birliği kapsayıcı, bütünleştirici ve karşılıklı olarak güçlendirici olmalıdır.
Daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir NATO için tüm Müttefiklerin eşit katılımı ve her Müttefikin kabiliyetlerinden tam olarak yararlanılması gerekmektedir. Bu kapsamda Ankara Zirvesi, yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Zirve; NATO’nun birlik ve beraberliğini, savunma yatırımlarını, hedeflerini, savunma sanayi üretimini, Ukrayna’ya desteğini ve caydırıcılığının sürekliliğini ele alacak kritik bir eşiktir.
Ankara’dan verilecek mesaj açık olmalıdır: 5’inci maddeye bağlılığımız sarsılmazdır ve siyasi taahhütler güvenilir askerî güçle desteklenecektir. Bu kapsamda Müttefikler savunma yatırımlarını; hazır kuvvetlere, dayanıklı altyapıya, sürdürülebilir mühimmat stoklarına ve modern kabiliyetlere dönüştürmelidir.
Üretimi artıran, yeniliği destekleyen kapsayıcı bir savunma sanayi ekosistemi oluşturan iş birliği alanları da genişletilmelidir.
Bugün ele alınacak yazılım tanımlı kabiliyetler, yapay zekâ, bilişsel harp gibi teknolojik içeriklerle birlikte altyapı ve deniz güvenliği konuları ile NATO’nun güney kanadı, Karadeniz, Kafkasya, Körfez ve Hint-Pasifik gibi bölgelerdeki jeopolitik denklem, aynı stratejik gerçekliğin farklı boyutlarıdır. Günümüzde caydırıcılık; yalnızca tanklar, uçaklar ve gemilerle inşa edilemez.
Caydırıcılık aynı zamanda güvenli veri, etkili stratejik iletişim, güvenilir tedarik zincirleri, korunan altyapı ile dayanıklı toplumların varlığı ve hasımlarımızdan daha hızlı görev icra edebilme yeteneğiyle inşa edilebilir. Bu açıdan NATO’nun geleceği yalnızca silahlı kuvvetlerimizin değil; toplumlarımızın, sanayimizin, teknolojimizin ve siyasi birliğimizin gücüne de bağlıdır.
NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜNÜ DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ
Türkiye, NATO’nun yükünü paylaşan, sahada sorumluluk üstlenen, savunma yatırımlarını ciddiyetle ele alan ve geleceğin kabiliyetlerine yatırım yapan bir müttefiktir. Bundan sonra da NATO’nun savunma ve caydırıcılığına katkı sağlamaya, Müttefiklerimizle yakın iş birliği içinde çalışmaya ve NATO’nun dönüşümünü aktif şekilde desteklemeye devam edeceğiz.
Sözlerime son verirken bu etkinlikte gerçekleştirilecek tartışmaların ve yapılacak değerlendirmelerin İttifakın geleceğine ve önümüzdeki muhtemel sınamalara ilişkin ortak anlayışımıza katkı sağlamasını diliyorum.
SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına, organizasyonda görev alan tüm kurumlara ve katılımlarıyla bu etkinliği onurlandıran tüm değerli konuklara bir kez daha teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.